Dünyada suyu kimin kullandığı, nasıl kullandığı ve hangi yasal güvenceyle kullandığı sorusu hiç bu kadar kritik olmamıştı. Bu soruya küresel ölçekte yanıt arama çabası yeni değil. FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü), 2022’den bu yana çok taraflı bir platform işletiyor. Amaç: su mülkiyetinin sorumlu yönetişimine ilişkin bağlayıcı olmayan küresel ilkeler geliştirmek. Ve bu süreç 2026 yılında kritik bir virajı dönüyor.
Panama City Toplantısı: 20 Ülke, Tek Gündem
10-11 Şubat 2026’da Panama City’de Amerika kıtasından 20 ülkenin temsilcisi bir araya geldi. Masadaki konu: su mülkiyetinin yönetişimi.
Toplantıya hükümetlerden, bölgesel kuruluşlardan, sivil toplumdan, akademiden ve özel sektörden temsilciler katıldı. Amaç, Latin Amerika ve Karayipler’in bu küresel sürece katkısını pekiştirmek ve ortak zemin oluşturmaktı.

Toplantı boş bir masada yapılmadı. İklim değişikliği, artan su talebi ve su yönetimindeki kronik eşitsizlikler, tartışmaların arka planını oluşturuyordu.
“Su mülkiyeti, suyun kim tarafından, hangi koşullarda ve hangi hukuki ve sosyal güvenceyle erişilebildiğini belirleyen kritik bir faktör olarak öne çıkıyor. Bu durum, küresel su çekiminin yüzde 72’sini oluşturan tarım için özellikle geçerli.”
— Benjamin Kiersch, FAO Kıdemli Su Uzmanı ve ScaleWat Küresel Koordinatörü
“Su Mülkiyeti” Ne Demek? Neden Önemli?
Su mülkiyeti, araziden farklıdır. Ama araziye de benzer.
Arazi sabit ve hareketsizdir. Su ise akar, buharlaşır, döngüsel bir sistemde hareket eder. Çoğu hukuk sisteminde suyun özel mülkiyeti mümkün değil. Ama suya erişim hakkının nasıl tanımlandığı, güvence altına alındığı ve yönetildiği; kimin ezip kimin ezildiğini belirliyor.
Su mülkiyeti üç temel soruyu kapsıyor:
- Kimin erişim hakkı var? Yasal güvencesi olan, olmayan; büyük çiftçi mi küçük çiftçi mi; yerli topluluklar mı endüstri mi?
- Hangi koşullarda? Sürekli mi, mevsimlik mi; ücretli mi ücretsiz mi; denetimli mi denetimsiz mi?
- Nasıl değişebilir? İklim değişikliğiyle su azaldığında kim önce kesilir? Kriz anında öncelik kime verilir?
Bu sorular kağıt üzerinde teknik görünüyor. Sahada ise gıda güvenliğini, yoksulluğu ve hayatta kalmayı doğrudan etkiliyor.
Latin Amerika: Dünyanın Yüzde 30’u Ama Kıtlık da Kapıda
Latin Amerika ve Karayipler bir paradoks içinde.
Bölge, dünyanın yenilenebilir tatlı su kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una ev sahipliği yapıyor. Bu, olağanüstü bir zenginlik.
Ama bu zenginlik, yerel ölçekte susuzluğu engelleyemiyor. İklim değişikliğinin derinleştirdiği kuraklıklar ve havza bozulması, 100 milyondan fazla insanı etkiliyor. Özellikle kırsal alanlar, yerli halkların yaşadığı bölgeler ve kurak-yarı kurak coğrafyalar bu tablonun en ağır yükünü taşıyor.
Sorun bolluk değil. Sorun dağılım, erişim ve yönetim.
“Bu etkiler orantısız biçimde kadınları, küçük ölçekli üreticileri ve geçimini doğrudan suya bağlı toplulukları vuruyor. Bu tabloya eşitsiz su tahsis sistemleri, yetersiz teknik ve bilimsel destek ve parçalı kurumsal çerçeveler eşlik ediyor.”
— Amparo Cerrato, FAO Latin Amerika ve Karayipler Arazi ve Doğal Kaynaklar Mülkiyeti Uzmanı
Tarihsel Bir Boşluk: Su, 2012’de Dışarıda Bırakıldı
Bu sürecin neden bu kadar önemli olduğunu anlamak için 2012’ye bakmak gerekiyor.
O yıl BM Dünya Gıda Güvenliği Komitesi (CFS), tarihsel bir belgeyi kabul etti: “Ulusal Gıda Güvenliği Bağlamında Arazi, Orman ve Balıkçılık Mülkiyetinin Sorumlu Yönetişimine İlişkin Gönüllü Kılavuz İlkeler (VGGT).”
Bu ilkeler, arazi mülkiyetinin tüm biçimleri için uluslararası geçerliliği olan bir çerçeve oluşturdu. Kamu, özel, toplumsal, yerli halk, örf ve adet hukuku… Hepsi kapsamda.
Ama su, bu kapsamın dışında kaldı. Hem arazi hem su mülkiyetini aynı anda müzakere etmenin çok karmaşık olacağı gerekçesiyle su, müzakerelerden çıkarıldı.
O tarihten bu yana su krizi derinleşti. Kıtlık büyüdü. İklim değişikliği su sistemlerini sarstı. Ve eksik kalan parçayı tamamlama ihtiyacı artık ertelene
mez hale geldi.
FAO’nun Küresel Diyaloğu: 2022’den 2026’ya
FAO, 2023 BM Su Konferansı’nda resmi olarak başlatılan ve Su Eylem Gündeminin kilit taahhütlerinden birini oluşturan Küresel Su Mülkiyeti Diyaloğu‘nu yürütüyor.
Süreç 20 Temmuz 2022’de başladı ve hedef tarihi 30 Haziran 2026. Bu tarihe kadar diyalog sürecinden çıkan ilkelerin, FAO’nun yetkili organlarına sunulması planlanıyor.
Sürecin beş temel hedefi var:
- Su mülkiyetinin sorumlu yönetişimine ilişkin bağlayıcı olmayan rehber ilkeler belirlenmesi
- Özellikle savunmasız su kullanıcılarının sesinin duyulduğu kapsayıcı bir diyalog yürütülmesi
- Eşitlikçi su mülkiyeti düzenlemelerinin uygulanmasına yönelik araç ve kriterler geliştirilmesi
- Ülkelerin ve devlet dışı aktörlerin ilkeleri uygulayabilmesi için kapasite güçlendirme
- Su politikası reformunda uluslararası iş birliğinin teşvik edilmesi
Bu süreç CFS, Roma Su Diyaloğu ve Dünya Su Forumu gibi küresel platformlarla entegre biçimde yürüyor.
Küçük Çiftçi, Kadın, Yerli Halk: Asıl Odak
Bu diyalog, teknik bir hukuk tartışması değil. Asıl odak, sistemin en kenarına itilmiş olanlar.
FAO verilerine göre tarımsal üretim birimlerinin yüzde 80’inden fazlasını aile çiftlikleri oluşturuyor. Bu küçük üreticiler hem gıda güvenliğinin hem de kırsal geçim kaynaklarının omurgası.
“Güvenceli su mülkiyeti olmadan bu üretim sistemleri daha büyük risk ve belirsizliklerle karşı karşıya kalıyor.”
— René Orellana Halkyer, FAO Genel Direktör Yardımcısı ve Latin Amerika ile Karayipler Bölge Temsilcisi
Özellikle üç grup, bu diyaloğun merkezinde:
Kadınlar: Birçok bölgede su taşımak, yönetmek ve dağıtmak kadın emeğine dayanıyor. Ama suya erişim hakkı çoğunlukla erkek başlıklı belgeler üzerinden tanımlanıyor.
Küçük ölçekli üreticiler: Sulama suyuna erişimleri büyük tarım işletmelerinin gerisinde kalıyor. Kriz dönemlerinde ilk kesilen, en kırılgan olanlar bunlar.
Yerli topluluklar: Suya erişimleri çoğunlukla devlet tarafından tanınmayan örf ve adet hukukuna dayanıyor. Kalkınma projeleri bu toplulukların su haklarını hiçe sayabiliyor.
Örf ve Adet Hukuku ile Formel Hukuk: Köprüler Kurulmak Zorunda
Dünya genelinde suya erişim iki farklı hukuk düzenine dayanıyor.
Birincisi resmi yasal çerçeve: devlet tarafından tanınan izinler, lisanslar, su hakları kayıtları.
İkincisi örf ve adet düzenlemeleri: toplulukların yüzyıllar içinde geliştirdiği, ama devlet tarafından her zaman tanınmayan geleneksel kullanım hakları. Dünyanın arazi yüzeyinin yarısından fazlası bu örf ve adet kurallarıyla yönetiliyor. Sahra Altı Afrika’da bu oran yüzde 60’a çıkıyor.
Bir çatışma göründüğünde veya su kısıtlandığında, resmi hukukta adı olmayan geleneksel kullanıcılar her zaman kaybediyor.
FAO’nun geliştirmekte olduğu ilkeler, bu iki düzeni birbirine bağlayan köprüler kurmayı hedefliyor. Resmi hukukta görünmeyeni görünür kılmak. Örf ve adet düzenlemelerinin tanınmasını sağlamak.
Neden “Bağlayıcı Olmayan” İlkeler Yeterli Olabilir?
Sık sorulan bir soru: Bağlayıcı olmayan ilkelerin ne yararı var?
Yanıt, 2012 VGGT deneyiminde yatıyor. Arazi, orman ve balıkçılık için hazırlanan o gönüllü ilkeler, bağlayıcı bir uluslararası anlaşma değildi. Ama düzinelerce ülkede ulusal politika reformlarının zeminini oluşturdu. Davaların çözümünde referans alındı. Toplulukların haklarını savunmasında elinde tutulabilir bir belge haline geldi.
Bağlayıcı olmayan ilkeler çoğu zaman uluslararası hukukun gerçek dönüşüm aracı olur. Çünkü ülkelere reçete sunmak yerine, uluslararası alanda kabul görmüş bir çerçeve çizerler.
Su için de bu rol bekleniyor. Bir çerçeve olmadan yerel politikalar boşlukta kalıyor. Çerçeve olduğunda ise hem hükümetler hem topluluklar elindekileri anlıyor ve savunabiliyor.
2050 Krizi Başlamadan Çözüm Arayışı
Bu diyaloğun zamanlaması tesadüf değil. Rakamlar, aciliyeti ortaya koyuyor.
2050 yılına kadar küresel su talebinin yüzde 30 artması bekleniyor. 10 milyar insanı beslemek için tarımsal üretimin yüzde 50 büyümesi gerekecek. Sulanan alanların katkısı ise bu büyümede belirleyici.
Ama yeraltı suları tükeniyor. Buzullar eriyor. Yağış rejimleri bozuluyor. Su kıtlığı yoğunlaşıyor.
Bu koşullarda kimin suya erişeceği sorusu, çözümsüz bırakılırsa, çatışma, göç ve gıda güvensizliği olarak somutlaşıyor. Sistem geliştirilmezse 2050 krizi, yönetişim boşluğu üzerine inşa edilmiş bir felakete dönüşebilir.
Türkiye Bu Süreçte Nerede?
Türkiye, Kuzey Orta Doğu akifer sisteminin içinde yer alıyor. Tarımsal su kullanımı toplam tüketimin yüzde 77’sine ulaşıyor. Yeraltı suları kritik bölgelerde her yıl 3 metre düşüyor. Ve 2026 yılına iki yıllık su açığıyla girildi.
Bu tablo, FAO’nun geliştirmekte olduğu ilkelerin tam da Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu zemini oluşturduğunu gösteriyor.
Türkiye’nin 2026-2035 Ulusal Su Planı var. Tarımda su verimliliği için yasal düzenlemeler gündemde. Ama kaçak kuyular hâlâ denetlenemiyor. Küçük çiftçilerin su hakları büyük tarım yatırımları karşısında kırılgan kalıyor.
Küresel ilkeler, bu boşlukları doldurmak için bir pusula sunuyor. Uygulamak ise ulusal iradeye bağlı.
Suyun Adaleti, İnsanın Adaleti
Su yönetişiminin ilk bakışta teknik bir konu gibi görünmesi yanıltıcı. Özünde son derece siyasi ve toplumsal bir mesele.
Kimin suya erişeceği; kimin çiftçi kalacağı, kimin göç edeceğini belirliyor. Kimin su hakkı tanınacağı; kimin beslenebileceğini, kimin açlık çekeceğini belirliyor.
FAO’nun 2022’den bu yana yürüttüğü süreç, bu soruları küresel ölçekte yanıtlamaya çalışıyor. Haziran 2026’ya kadar tamamlanması beklenen ilkeler, arazi için yapılanı su için yapmak istiyor: Herkesin anlayacağı, kullanabileceği ve sahiplenebileceği bir çerçeve.
Su krizinin çözümü hem teknolojik hem finansal hem de yönetişimsel. Yağmursuyu hasat sistemleri inşa edebilirsiniz. Damla sulama kurabilirsiniz. Ama kimin o suyu kullanma hakkına sahip olduğu belirsizse, sistem yine de çöker.
Suyun adaletli dağılımı, insanın adaletinin en somut yüzü.
Kaynak: https://www.fao.org/americas/news/news-detail/dialogo-tenencia-agua/en
